The Tokyo-Montana Express

Nisan 22, 2011 § Yorum bırakın

Richard Brautigan’ın The Tokyo Montana Express’ine istinaden yazılmış Gerard Locklin şiirimsisi. Brautigan’ın elleri 44 kalibrelik güzel ve hüzünlü bir Japon kadın.


"işte brautigan," diyor kadın.
"sanırım öyle," diyorum.

"sandalın önünde oturan da
japon karısı olmalı?"

"muhtemelen" diyorum, "ve sanırım
fotograf çekilmeden önce yakaladığı
büyüleyici bir pisi balığı."

kadın bunun eğlenceli olduğunu düşünmüyor.
söylediğim hiçbir şeyin eğlenceli olduğunu düşünmüyor.
brautigan'ın muhteşem olduğunu düşünüyor
ama ben brautigan'ın söyleyebileceği
bir şey söylediğimde
götün biri oluyorum.

Gerald Locklin


çev: m. 

galeri 6’da 6 şair!

Ocak 13, 2009 § Yorum bırakın

S.F.’nin şiirsel beat’e dönüşü


Jonah Raskin
cuma, eylül 30, 2005

Tıpkı 1849’daki altına hücum ya da 1906’daki deprem gibi kentin mistik bir parçası haline gelmeye başlayan Galeri 6 şiir okumaları, 7 Ekim 1955’de, büyük bir kibirle Pazar ayinlerini sarsarak San Francisco’da başladı.

Buna rağmen elli yıl sonra orada hala birini bulmak neredeyse imkansızdı. Ve kimsede – kütüphanelerdeki çeşitli nadir bulunan koleksiyonlar hariç—Allen Ginsberg’in “6 şair galeri 6’da”yı ilan ettiği efsanevi kartpostalın bir kopyası bile yok.

San Franciscolular galeri 6’daki okumalarını bir “happening” ya da bir “performance art” olarak düşünüyorlardı – 1960’larda Ken Kesey ve Andy Warhol renkli ışıklar ve yüksek desibelde müzik kullanarak bir şeyler tasarlamışlardı. Gerçekte galeri 6 okumaları 1950’lere, henüz tv yönetimi eline almadan, rock’n roll’un ve marijuana’nın zaferinden öncesine aittir. SF körfezinde yüksek miktarda bulunan seksin ifşa edilmesi, ülkenin her yerinden çıkıp gelen çoluk çocuğun mıknatıs gibi bu bölgeye çekilmesini sağladı.

7 Ekim 1955’de, galeri 6’da hiç kamera yok. O gece hiç kimse şairleri fotograflayamadı: 23’lük bebek yüzlü Michael McClure, gruptaki tek gerçek San Francisco’lu Philip Lamantia, Reed Kolejinden mezun zen sempatizanı bir şişko Phil Whalen, Japonya’da bir keşişe dönüşmek üzere olan blucinli Gary Snyder, Ivy League’den mezun olmuş gibi üzerinde bir ceketle etrafına bakan Allen Ginsberg ya da dinleyiciler içinde hoşnut bir şekilde gülümseyip daha önce hiç olmadığı kadar mutlu olan Jack Kerouac.

Kimse hiçbir şey okumayan, sahneye davet edilmeyen, diğer seyircilerin içinde öylece durup önemsenmeyenlerin – şair ve anarşistlerin doğduğu bu etkinliğin habercisi Kenneth Rexroth’un ya da New York’tan yeni gelen Lawrence Ferlinghetti’nin – fotograflarını çekmedi. Diğer muhteşem SF körfezi şairleri de programda yer almamışlardı – Berkeley’den mezun olan Oakland’lı Robert Duncan gibi.

Eğer hiç fotografçı yoksa, gazeteci de yoktur. Ağızdan ağza aniden yayılan efsanevi bir olaya dönüştü bu. New York Times Richard Eberhart’ı bu tuhaf yeni şiir sahnesinden haber almak için gönderdiyse de bu çılgın inceleme “Batı Yakası Ritimleri” başlığı altında 1956’nın Eylül’üne dek yayımlanmadı. O zamana kadar da, içlerinde gemiyle yola çıkan ve tımarhanede ölen annesi Naomi için “Kaddish” şiirini yazan Allen Ginsberg’in de bulunduğu pek çok oyuncu yoluna devam etti.

Kerouac, galeri 6 okumalarını 1958’de yayımlanan Dharma Bums ve ondan bir yıl sonra gelen On the Road ile efsaneleştirdi. Yazar, herkesin ismini değiştiriyordu: kendisini Ray Smith, Allen Ginsberg’i Alvah Goldbook, Kenneth Rexroth’u Rheinhold Cacoehes ve Gary Snyder’ı Japhy Rider olarak gösteriyordu. Dharma Bums’da, galeri 6’nın yıldızı Snyder’dı. Sesi tıpkı “eski Amerikan kahramanlarının ve hatiplerin sesleri gibi”, “derin ve yankılanan ve de bir şekilde güçlü” olan şairdi.

Ginsberg, galeri 6 okumalarının kendisine ait olan bölümünü yayımladı – Kerouac’tan daha efsanevi değildi – ve San Francisco ve New York arasında devam etmekte olan kültür savaşı içinde açılan ilk büyük ateş, onlara ait olan Beat Kuşağının oluşmasını sağladı.

“Galeri 6 Okumaları” adlı denemesinde Ginsberg, altı şairin hiçbir yerden bir gecede ünlü olmak için geldikleri ve bunun tam olarak doğru olmadığı konusunda ısrar ediyordu. Rexroth’un ulusal bir ünü vardı ve Philip Lamantia da özellikle Amerika ve Fransa’daki sürrealistler arasında bir parça şöhretli sayılırdı.

Ayrıca Ginsberg’in denemesi, galeri 6 şairlerinin New York’un baskı makinelerine bir komplo, karşı duruş olarak bir araya geldiğini düşündürdü. Gerçekte bu bir araya gelişler komploculuktan çok doğaçlamacılıktı. Whalen programda ancak son dakikada görünebildi çünkü ortaya çıkacak ya da sonsuza dek yokluğundan üzüntü duyacak olan Snyder, ona Oregon’da ısrarla yazmıştı. Okumalar “şairanesel bomba etkisi”nde olmalı diye ilan ediyordu Snyder. Aslında New York’un avant-garde’da bir köşe ve San Francisco’nun da şiir ve şairler için bir Mekke olması fikri patlamıştı.

1950’lerin sonlarına doğru ve 1960’lı yılların devamında San Francisco şiirsel gücünü New York’ gösterdi. San Francisco, Beat geleneğinin bütün haklarına sahipti ve Diane di Prima gibi Doğu Yakası şairleri New York’tan San Francisco’ya taşındı, ilham perisinin de yaptığı gibi.

7 Ekim 1955’den önce neredeyse hiç kimse, ki buna Ginsberg de dahil, New York’un yayın endüstrisine karşı meydan okumadı ya da “ulusal ciddiyet”e kimse saldırmadı. Bu edebi şöhretin uyanışından sonradan gelen bir şeydi – bir hikayeyi yeniden yazmak ve olduğundan daha asi görünmek kolay olduğunda. İçlerinde Columbia’dan eski sınıf arkadaşı olan Norman Podhoretz’in de bulunduğu New York entelektüellerinin The New Republic’te ve Partisan Review’de “Howl”a ve Beat Kuşağına saldırıda bulunmaları Ginsberg’i oldukça kızdırdı. Ardından Podhoretz San Francisco’nun “hiçbir şey olarak bilinen Bohemler”i diye alay edince Ginsberg “enteller” diye karşı saldırıda bulundu, kendisinin de New York’lu bir entel olduğunu unutarak.

San Francisco’da ve Berkeley’de yazılan ve ardından tekrar yazılan, New York’u ve New Yorkluları resmeden Howl’u unutmayalım. Hiçbir yirminci yüzyıl şiiri Howl’dan daha doygun değildir. Sanki yazarın evini özlemiş olduğunu ve çok uzaktan, San Francisco’dan şehrin ruhunu çağırdığını kanıtlar Empire State Building, Bronx Zoo ve Staten Island feribotu. Ginsberg şiirde, kurtuluş, uyuşturucu ve coşku arayan sıkıntılı bir New Yorklu olarak göstermektedir kendisini. Satırlar sonra kendisini New York’un çatılarında, metrolarında, sokaklarında başıboş dolaşırken betimler.

Ginsberg, San Francisco’da üretmeye başladığı halde New Yorklu karakterini hiç kaybetmez. New York’ta öğrendiği tüm pazarlama ve reklam yapma becerelerini kullanarak posterler dağıtır ve herkesin ağzında olmayı başarır. Okumak isteyen şairleri ve uzun süredir anarşist olan bir konuşmacı seçer – bu gösterimi düzenli bir biçime sokar. Öfkeli seyircileri alır; bir şiiri sahneye koymak o şiirin hala yaşıyor olduğunu hissettirir ve seyirciler de canlıdır, konuşabilirler de ve Amerika şairlerin ulusu olarak bir kez daha yeniden doğabilir, tıpkı Walt Whitman’ın zamanında olduğu gibi.

Tüm Amerikalılar galeri 6 okumalarında ilham için geriye bakabilirler. Belki de şiir okumak, şiir yazmak ve saygı ve cömertlik ruhunu taşıyarak kitlelerle şiir paylaşmak, bu 50. yıl anmalarında bizi teşvik eder, dürter.

Galeri 6 okumaları Kerouac’ın iddia ettiği gibi San Francisco’daki şiir rönesansını birdenbire getirmedi. Galeri 6’dan önce de yazmakta olan Kerouac ve diğer şairler daha sonra da yazmaya devam ettiler. Bu olayın efsanevi yankısında hala şaşıracak bir şey yok ve SF körfezinde – ki her 15 dakikada bir şiir Rönesanssı deneyimi görülmektedir – her çeşit şiir kendi neslinin izini bırakmıştır galeri 6’ya. Elbette şairlerin hiçbir şeye ihtiyaçları olmadığı kadar ihtiyaçları vardır efsanelere.

Galeri 6’daki okuma yıllarından ve tekrar okuma işlerinin gösterimlerinden sonra bazen kendimi onlara katılmış gibi hissediyorum ve görüyorum, duyuyorum. Belki siz de o tuhaf şeyi hissetmişsinizdir, hangi yakada nasıl yaşadığının ya da hangi şehrin seni evin diye çağırdığının önemi olmaksızın.


çev:m.

süs ve cürum.

Kasım 13, 2008 § Yorum bırakın

 

 

SÜS ve CÜRUM

 

 

ADOLF LOOS

 

 

İnsan embriyosu hayvan krallığının tüm gelişmiş aşamalarından geçerek rahimdedir. Doğum anında insanın duygularıyla yeni doğmuş bir köpeğin duyguları birbirine eşittir. Çocukluğu insanlık tarihine uygun bir biçimde, tüm dönüşümleri takip ederek geçer. 2 yaşındayken bir papua yeni Gineli, 4 yaşındayken bir cermen, 6 yaşındayken sokrates, 8 yaşındayken voltaire gibidir. 8 yaşındayken 18. yüzyılda keşfedilen menekşe renginin farkına varır çünkü menekşe rengi menekşe rengi olmadan önce mavidir ve mor kırmızıyı sulandırmıştır. Bugün fizikçiler renkleri çoktan bir isme sahip olan güneşin izgesinde göstermekte, bunu onaylamaktadırlar fakat gelecek nesillere saklanmıştır.

 

Çocuk ahlakdışı bir kavramdır. Papua yeni Gineli olmak da bize göre öyle. Papualı düşmanlarını boğazlar ve onları yutar. Suçlu değildir. Eğer modern bir adam düşmanını boğazlayıp yutarsa o suçlu ya da yozlaşmıştır. Papualının dövmeleri, kayığı, küreği kısacası ulaşabileceği her şey içindedir. Suçlu değildir. Vücuduna dövme yaptıran modern adamsa suçlu ve yozlaşmıştır. Hapishane sakinlerinin yüzde sekseninin dövmesi vardır. Dövmesi olanlar henüz içeri tıkılmamış gizli suçlular ve yozlaşmış aristokratlardır. Eğer dövmeli birisi özgürlük için ölüyorsa, bu yalnızca birkaç yıl sonra işleyeceği cinayeti işlemediği anlamına gelir.  

 

Birinin yüzünü süsleme dürtüsü ve ulaşabileceği her şey güzel sanatlardan gelir. Bu resmin parazitidir. Bütün sanatlar erotiktir.

 

Olmaktan gelen ilk süs, haç, erotik bir kökene sahiptir. İlk sanat işi, sanatçının ilk sanatsal hareket olarak kirlettiği ilk duvar, onu sahip olduğu aşırılıktan kurtarmak içindir. Yatay bir çizgide: kadının uzanması. Dikey bir çizgide: adamın kadının içine girmesi. Bunu yaratan adam Beethovenla aynı dürtülere sahip, onun 9. senfoniyi yaratırken deneyimlediği aynı zevki tadıyor.

 

Ama çağımızın içsel dürtülerini tatmin etmek için duvarları erotik sembollerle kirleten adamı suçludur ya da yozlaşmıştır. Belli ki dürtüsü adamın üstesinden gelmektedir: uygun umumi yerlere kendilerini şiddetle ifade etmeleri yozlaşmanın belirtisi. Birisi bir ülkenin kirletilmiş tuvalet duvarlarına bakıp değerini ölçebilir. Çocuklarla bu normal bir şeydir: ilk sanatsal dışavurumları duvarlara erotik semboller karalamaktır. Fakat bir papualıda ve bir çocukta normal olan bu şey modern adamda yozlaşmanın bir belirtisidir. Diğer gözlemi de yapıp dünyaya açıkladım: kültürün evrimi, günlük kullanılan objelerden süsleri kaldırmakla eş anlamlıdır. Dünyayı yeni bir zevkle tanıştırmayı düşünmüştüm: ama bu bana teşekkür olarak geri dönmedi. Bunun yerine hüzünle ve umutsuzlukla karşılaştı bu fikir. Bir daha süsün üretilmemesi için ne yapılmalıydı. Ne! Yalnız mıyız 19. yüzyılın insanları, herhangi bir zencinin yapabileceği bir şeyi yapabilecek kapasiteye sahip miyiz ya da bizden önceki insanlar yapmışlar mıydı?

 

İnsanlığın daha önceki yüzyıllarda yarattıkları süssüz objeler ilgisizce atıldı ve parçalandı. Şarlmayn dönemindeki hiçbir marangoz tezgâhına sahip değiliz. Her dönemin kendi üslubu vardır: neden bizim dönemimiz bir üslubu reddeden tek dönem? Burada “üslup” süs anlamı taşıyordu. “sızlanma. Bak! Bizim dönemimizi önemli kılan şey yeni süsler üretememe kapasitesizliğimizdir. Biz bunları geçip süssüz bir bölgede mücadele ettik. Bak, zaman geçiyor, gerçekleştirilecekler bizi bekliyor. Yakında şehrin sokaklarında ısınacak beyaz duvarlar gibi! Kutsal Kudüs, kutsal kent, cennetin başkenti! İşte böyle gelecek gerçekleştirebileceklerimiz bize.” diyorum.

 

Fakat hala bunun olmasına izin vermeyen ifritler var. insanlık hala süsün köleliği altında inliyor. İnsan, Papuadan farklı olarak erotik duygular üretmesin diye süs yapmakta oldukça ilerledi, dövmeli bir yüz estetiği arttırmadı, tersine azalttı da. İnsan, sade bir sigara kutusunu satın alarak zevkini buldu ve bunda ilerledi, süslü olanla fiyatı aynı olsa da. Kıyafetleriyle mutluydular ve maymunlar panayırındaymış gibi altın örgülerle ve kırmızı kadife pantolonlarıyla memnun oldular. “bakın, Goethe’nin öldüğü oda rönesansın tüm görkeminden çok daha görkemlidir ve bir parça mobilya müzelerin oymalı, kakmalı parçalarından çok daha güzeldir. Goethe’nin dili Peignitz çobanının süslemelerinden çok daha anlamlıdır.” diyorum.   

 

İfritler tarafından memnuniyetsizlikle duyulur bu. İnsanların kültürel gelişimlerini engelleme görevi üstlenilmiş durumda, gelişmenin sorusu ve süsün tekrar uyarlanmasını devralınır ve kendisi yapılır. Ne acıklı bir durumdur ki devrimler gizlenmiş konsey üyeleri tarafından meydana getirilmektedir!

 

Yakında biri tek bir dolaptan oluşan bir büfe görüp onu Viyana Uygulamalı Sanat Müzesi olarak sunacak, “başarılı balık sürüleri” olarak adlandırılacak ya da daha ticari bir isim olan “lanetli prenses” denilecek veya bunun gibi bir şey işte, bu talihsiz mobilyalı parçanın kaplanmasında süse başvurulmuş olacak. Avusturya oldukça ciddi bir biçimde görevi alacak ve avustuya-macaristan imparatorluğu sınırlarında modası geçmiş ayakkabının kaybolmamasını sağlayacak. Devlet güçleri kültürlü ve 21 yaşındaki her adamın 3 yıl boyunca modası geçmiş ayakkabılar giyebilecek (bundan sonra varsayım üzerinde ilerleyen her devletin başarısız gelişen nüfusu daha kolay yönetilebilecek). İşte, süs salgını devlet tarafından tanınacak ve yönetimin parasından desteklenecek. Ben, her nasılsa, bunun gerileyecek olan olduğunu hesaba katıyorum. Kişinin kültürel yaşamının zevkini süsün arttırdığına katılmıyorum ya da “süs güzeldir” tartışmasına. Bana ve bütün kültürlü insanlara göre süs zevki arttıramaz. Eğer bir parça zencefilli kek yemek istersem, kesinlikle en sade olanını seçerim ve bu asla tekrar tekrar pek çok kere üzerine tasarım yapılan ve bebeğe benzetilen bir parça değildir. 15. yüzyıl insanı beni anlayamaz. Ama modern insan yapabilir. Süs savunucusu basitlik için dürtünün kendini inkar demek olduğuna inanır. Hayır uygulamalı sanatlar kolejinin sevgili profesörü, kendimi inkar etmiyorum! Bence buradan bakmak çok daha iyi. Geçmiş yüzyılların tabaklarında iştah açıcı olarak tavus kuşu, sülün ve ıstakoz tasarımları yapılması benim üzerimde tam tersi bir etki yaratıyor. O gösterişli aşçılığa dehşetle bakıyorum, sanki bütün o hayvanların doldurulmuş ölülerini yiyorum. Biftek yiyorum oysa.

 

Hasarın büyüklüğü ve süsün yeniden doğuşunun tahribi estetik gelişmenin kolayca üstesinden gelinmesine sebep oldu çünkü hiç kimse, devletin güçleri de buna dahil, insan evrimini durduramıyor! Ulusal ekonomiye karşı bir cinayeti simgeliyor ve bunun sonucunda da insan emeği, parası ve sahip oldukları çöküyor. Zaman bu tipten bir zararın bedelini ödemiyor.

 

Kültürel gelişmenin hızıyla şimdiki zamanda başa çıkılamıyor. 1908 yılında yaşıyorum ama komşum yaklaşık 1900’de yaşıyor ve bir başkası da 1880’de. Bu herhangi bir yönetim için talihsizliktir, eğer insanların kültürünün üstünde geçmişin hakimiyeti varsa yani. Kals’daki çiftçi 12. yüzyılda yaşıyor. Mutluluk, baktığında geri kalmış vatandaşlara sahip olmayan bir ülke. Mutluluk Amerika! Bizler 18. yüzyılda yaşamımızı şehirlerde sürdürmeye çalışan insanlarız ve kim sert gölgelerle dehşetli resimler yapar ki, sanatçının şiddetini kavrayamazlar çünkü. Onlara göre birkaç gün harcanarak pişirilmiş sülüğün tadı çok daha iyidir ve Rönesans süslemeleriyle kaplı sigara çok daha zevk vericidir. Peki köylerde ne oluyor? Kıyafetler ve evdeki malzemeler önceki yüzyıllara aittir. Köylü Hıristiyan değil, hala bir putperesttir.

 

Ulusların kültürel gelişimlerini ve insanlığı engelleyen her şey geçmişten gelmektedir. Süs sadece suçu üretmez, ulusal ekonominin hasarının cinayetini de üstlenir, bu nedenle kültürel gelişimin de. Yan yana yaşayan ve aynı ihtiyaçlara sahip, hayattan aynı talepleri olan, aynı kazanca sahip ama farklı kültürlere ait iki insan ulusal ekonominin ayrı ayrı farkına varır. Sonuç olarak 20. yüzyıl insanı zenginleşir ve 18. yüzyıl insanı fakirleşir. Hayat tarzlarının farklı duruşlarla yansıdığını varsayıyorum. 20. yüzyıl insanı daha az bir sermayeyle tatmin edebilir ihtiyaçlarını, bu nedenle para biriktirir. İştahını açan lezzetli sebzeler yalnızca suda kaynatılır ve üzerlerine tereyağı sürülür. Diğer adama göreyse lezzetli olması için şayet yapabiliyorsa bal ve fındık eklenir ve saatlerce pişirilir. Süslenmiş tabaklar pahalıdır, çanak çömlekse ucuzdur. Birisi para biriktirirken diğeri borçlarını ödeyemeyip iflas eder. İşte uluslara olan şey tamamen budur. Acıklı olan ulusun kültürel gelişim ardında kalmasıdır. İngiliz zengin oluyor, biz de fakirleşiyoruz…

 

Yüksek süs üretiminde bulunan bir ulus artık kültürünün doğal üretimini yapmamaktadır böylece geri kalmışlığı ve bir yozlaşma eğilimini temsil eder. Sonuç olarak süs üretenler artık karşılığını alamazlar. Ağaç oymacılığının ve dönen ticaretin varlığının şartlarının farkındayız, işlemecilere çok az ücretler ödeniyor. 20 saat çalışan süs üreticileri aynı ücreti alıyor yalnızca 8 saat çalışan modern bir işçiyle. Genellikle süs objenin fiyatını arttırıyor. Bütün bu sebeplerle süslenmiş bir objenin değeri yarı fiyatına sunulduğunda, aynı malzeme masrafından ve üretim zamanında yapılmış olmasına, basit bir objenin yapılmasından 3 kat daha fazla emek harcanmasına rağmen bütün objeler aynı işe yarar. Süsün eksikliği azaltılmış bir çalışma ve yükseltilmiş bir ücret demektir. Çinli oyma işçileri 16 saat çalışırlar, Amerikalı işçiler 8 saat. Eğer basit bir kutu için çok fazla para ödeseydim, farklılık çalışma saatlerinde olacaktı. Ve eğer hiçbirinde süs olmasaydı, insan 8 saat yerine 4 saat çalışacaktı, yani süs insanın yarım çalışma gününü temsil ediyor.

 

Süs, insanın çalışma gücünü harcıyor buna bağlı olarak da sağlığını. Bu hep böyle oldu. Ama bugün bu aynı zamanda malzeme ve aynı anda da sermaye tüketimi demektir.

 

Süs, bizim organik kültürümüze bağlı değildir ve kültürümüzü ifade etmez. Bugün üretilen süsün bizimle hiçbir ilişkisi yoktur, ya da başka bir insanla ya da dünyanın büyük bir kısmıyla. Gelişme için potansiyeli yoktur. Otto Eckmann’ın süslerine ne oldu ya da Van de Velde’in? Sanatçı her zaman güçlü ve sağlıklı bir biçimde insanlığın merkezinde oturdu. Süs üreticisi arkada bırakıldı ya da nedensiz bir olay oldu. Kendi üretimini üç yıl sonra inkar etti.  Kültürlü insanlar onları birdenbire çekilmez buldular, diğerleri bu çekilmezliğin bilincine yıllar sonra varabildi. Otto Eckmann’ın ürettikleri nerede bugün? Olbrich’in işleri 10 yıl sonra nerede olacak? Modern süslemenin ailesi ve çocukları yoktur, ne geçmişi ne de geleceği vardır. Kültürsüz insanlar için zamanımızın anlamını mühürlenmiş bir kitaptır, onunla eğlenir ve onu yadsırlar kısa bir zaman için.

 

Bugün insanlık hiç olmadığı kadar sağlıklı: sadece biraz hastalık var. bu birazlar, çalışanlara, aşırı sağlıklılar ve süs yapamayacak kapasitede olanlar tarafından eziyet edilmesinden. Onlara kendi tasarladıkları değişik malzemelerden süsleri yapmaları için baskı uyguluyorlar.

 

Süsteki değişim, dolaylı olarak, işçilerin zamansız bir değer düşümünü gösteriyor. Çalışanın zamanı, kullanılan malzeme boşa harcanan sermayedir. Benim bir söylemim var: objenin şekli fiziksel olarak uzun süre tahammül edilebilir olsaydı. Bunu açıklamak istiyorum: bir elbise pahalı bir kürkten çok daha fazla değişime uğrar, bir kadının gece elbisesi yalnızca tek bir gece için tasarlanmıştır bu yüzden de bir yazı masasından daha çabuk değişikliğe uğrar. yani yazı masasına harcanan para boşa gitmiştir. Gerçekte Avusturyalılar süslemelerini tanıtmada çok iyi bilinirler ev bunu doğrulamak için de şunu söylerler: “mobilyaya sahip olan müşteri bir süre sonra onu çekilmez bulmaya başlar, yalnızca 10 yıl sonra, eskisini kullanamayacağını düşünüp yenilerini edinir. Endüstri bunu gerektirir. Milyonlarca insan bu hızlı dönüşüm yüzünden çalışmaktadır.” Bu, avusturyanın ulusal ekonomisinin gizemini gösterir: yangından sonra ortaya çıkarak söylenen sözlerin sebepleri ne sıklıkta duyulur: “teşekkürler tanrım. Şimdi biraz daha iş olacak.” İyi bir çare biliyorum! Tüm şehri yak, bütün imparatorluğu ateş içinde bırak ve herkes servet içinde yüzsün. Bırakın 3 yıl sonra odun olarak kullanılabilecek mobilyalarımız olsun; bırakın 4 yıl sonra erisin demirler, rehinciye verilen orijinal işçilerin ve malzemenin onda birinin bile farkına varabilirsen zengin, hem de çok zengin olacağız.

 

Zarar yalnızca müşteriyi değil, daha çok üreticiyi vuruyor. Bugün süslenmiş objeler süslemenin krallığından ayrılmaya başlıyorlar, malzeme ve işçinin boşa harcandığını gösteriyorlar. Şayet tüm objeler fiziksel duruşlarıyla da uzun süre dayanabilseler, tüketicinin ödediği ücret işçinin para kazanmasına ve çalışma saatinin kısalmasına olanak sağlayacak. Botlarıma 40 kron ödemekten memnun olurum başka bir dükkanda 10 krona bulacağımı bilsem bile. Fakat her ticarette süslemenin esaretinde olmaktan gelen bir zayıf düşme vardır, iyi ya da kötü olması durumu değiştirmez. İşçi acı çeker çünkü kimse gerçek değerini ödemeye istekli değildir.

 

En iyi malzemenin büyük bir özen ve incelikle üzerine uygulanmışsa ve uzun bir üretim periyoduna ihtiyacı varsa şayet, süslü objeler gerçekten de estetik dışıdır. Masumluğunu iddia edemem bir işçinin ama bu çeşit bir iş değildir.

 

Geçmiş çağların sanatsal eserlerinin izi gibi süsü kutsal farz eden modern insanın eziyetle, ezilmeyle, modern süslemenin patolojik doğallığıyla tanışması çok fazla zaman almayacaktır. Kültür seviyelerimizde varolan süs, birisi tarafından kaldırılamaz.

 

Bu düzeye ulaşamamış uluslar ve insanlar için farklıdır durum.

 

Aristokratlara tavsiye ederim, demek istediğim insanlığın kulelerinde oturan ve yine de isteklendirme ve yoksunlukta en aşağıda oturan derin anlayışları. Özel bir sıraya uyarak kumaş dokuyan Kafir yalnızca kumaşlardan biri ipliklerinden ayrılırsa görünür, halı yapan Persli, nakış işleyen bir Slovak karısı, camla, boncukla ve ipekle çok güzel şeyler yapan yaşlı kadın; bütün bunları çok iyi anlar aristokrat ve onları kendi yollarında bırakır; işleriyle kutsal saatler geçirdiklerini bilir. Devrimci gelecek ve “bütün bunlar anlamsız” diyecektir. Yaşlı kadını yol kenarındaki tapınağa çekip ona “tanrı yok” diyecektir. Ama ateistler, aristokratlar arasında şapkalarını çıkartır ve kiliseyi geçerek yürürler.

 

Ayakkabılarım deliklerin ve çentiklerin sonucunda süslerle kaplandı: bir ayakkabı tamircisinin uygulamalarıyla hala işlevselliğini koruyor ve o bunun için para almadı. Tamirciye gidip “bir çift ayakkabı için 20 kron diyorsun. Ben sana 40 veriyorum” diyeceğim. Bunu yaparak onu mutlu edeceğim ve bana teşekkür edecek. Çoktan bitmiş ayakkabıları hayal etmeye başlayacak. İyi derinin nerede bulunduğunu biliyor, iyi ayakkabı için kimi görevlendireceğini biliyor ve daha çok şık bir çift ayakkabıya dönüştürülen çentikleri, delikleri gösterecekler. Sonra diyeceğim ki “tek bir şartım var. bu ayakkabılar sorunsuz olmalılar”. O anda onu tatarların yüksek ve derin mutluluğuna daldıracağım. Yapacak az işi kalacak ve ben bunun tüm zevkine sahip olacağım.

 

Aristokratlara tavsiye ederim, kendi bedenim üzerinde süslemeye izin veriyorum, şayet bu benim hemcinslerim için bir haz kaynağı sağlayacaksa. Elbette ben de onlardan haz alacaksam. Kafir’in süsleri bana acı veriyor, Perslininki de, Slovak karısının da, ayakkabı tamirciminki de çünkü hiçbiri potansiyellerini ifade edebilecek anlamlara sahip değiller. Süsleme tarafından devralınmış kültürümüz. Kötü ve acı dolu günlerden sonra Wagner ve Beethoven dinliyoruz. Benim tamircim bunu yapmıyor. Onun zevklerinin ben onlara sahip değilim diye hakkını yememeliyim. Ama dokuzuncu senfoni dinlemesi ve duvar kağıdına desen çizmesi ya dolandırıcılık ya da yozlaşma.

 

Süslemenin yokluğu diğer bilinmeyen sanatların yükselmesi olacaktır. Beethoven’in senfonileri ipek, kadife ya da nakışlar arasında yürüyen bir adam tarafından yazılmadı. Kadife takım elbiseyle gezen adam sanatçı değildir ama soytarının ta kendisidir ya da bir dekoratördür. Daha fazla temizlenip ustalaşmaya başlıyoruz. İlkel adam kendisine renklerle bir farklılık katamaz, modern adamınsa maskesi için kıyafetlere ihtiyacı vardır. Süslemenin eksikliği entelektüel güçtür. Modern adam sağduyusundaki yabancı kültürlerin ve geçmişin süslerini kullanır. Keşiflerinde odaklandığı başka şeylerdir.

 

çev: m.

 

not: bu yazı çevirmen üşengeçliğine takıldığından düzeltilmeyip ilk haliyle buraya yapıştırılmıştır.

 

aracı sanat. happening.

Ekim 1, 2008 § Yorum bırakın

aracı sanat

Aracı sanat, gözleri kapalı bir performans sanatçısı gibi uzun bir dönem boyunca Fransa, paristeki Montmartre’a gitmek için rahatsız bir trende hareketsiz oturmaktır.

Aracı bir sanat: önceden varolan sanat çalışmalarıyla, seyiriciyle ya da yerle/alanla olan bir etkileşimdir. Kavramsal sanat kehanetine sahiptir ve genellikle performans sanatının bir şeklidir. Viyanalı Eylemcilere, Dada hareketine ve Neo-Dadaistlere bağlıdır. Aynı zamanda Stuckistler tarafından da kullanılmış olan ters düştükleri ve varolan bir aracıya karşı bir protesto gibi diğer sanat çalışmalarındaki algıları etkileme de kullanılır.

Aynı zamanda yıkımın saklı olan anlamlarını olağanüstü doğallığıyla taşıyan aracı, şimdi sanatın yasal bir formu olarak kabul edildi ve aracılık etmekte olan sanat yapıtlarının, seyircinin ya da yerin/alanın üzerinde duran otoritenin konumlarından onayını almayı başardı

Gene de desteklenmeyen aracılar ortaktırlar ve vandalizmle ve sanatı kavgadan ayırt etmek için yol gösterirler. Tanım olarak bu bir meydan okumadır ya da daha az olan bir yoruma göre bu işin konusuna ya da erken dönem çalışmalarına ya da özel seyirci beklentisine bağlıdır ve daha çok tek taraflı olduğunda tüm yapabilitesini işleviyle yerine getirmektir, defalarca hoş karşılanmayan otoritelerce kesinlikle böyle görülmesine rağmen, ya değilse

?

Happening

Happening, sanat olarak ele alınan bir performans, olay ya da durumdur. Happeningler her yerde olabilir, genellikle birden fazla disiplinlidirler, hikayesizdirler ve sık sık seyirciyi birkaç yoldan dahil etmeye çabalarlar. Happeninglerin anahtar öğeleri planlanmış olmalarıdır ama sanatçılar bazen doğaçlama için odayı alıkoyarlar.

Altmışlardan sonra, belki hippi kültürünün filmlerinde yansıtılmasıyla atfedilebilir. Terim, daha çok birçok ilginin toplanması anlamını taşıyor.

çev: m.

 

vicdani red beyanı. inan mayıs aru.

Eylül 29, 2008 § Yorum bırakın

MUCİZELER KUŞU
(Vicdani Ret Beyanımdır)

Bismillahirrahmanirrahim

Kara ve kızıl kanatlarıyla bir tepeden bir vadiye
ve sonra bir vadiden bir tepeye uçan,
özgürlüğe imanlı bir kuştur anarşi dediğim benim

Ve Hakk bildiğim
Bir düşmüş bir kuş olduğunu gören
Âdemoğlu kuşun kanadında bir tüy
Kuş kanat çırpmış
Tüy dârıdünyaya düşmüş

Dünya, dönüp duran,
Yıldızlı bir örtü altında yanan
bir sır gibi gizlediğimiz
yaralarımızdan sızan gece ve kan.
Dünya, nice zulmet, nice yalan.
Ve yine dünyadır işte
bu cennet bu cehennem
ayan beyan.
Sen ben yer gök seyyârat
İçlerinde inci mercan deryalar
Meyveler, salkımlar, envai çeşit mahlûkat
tecellisidir hep O’nun
O öyle büyük öyle muazzam
perdesi gene kendidir
görmek istersen
dön de bir kendine bak…

Senden içeri bir sen
Benden içeri bir ben
Haşhaş sanmayasın sakın Hakkın esrârıdır
Kalpsiz kalıp zulmete gömülmüş bir dünyada vicdan,
bir ötmeye başladı mı susmak bilmeyen
bir kuşun avazıdır,
kaskatı kesilmiş taştan kalpleri deler geçer
ve öyle taşlar vardır ki içlerinde nehirler kaynar
öyle taşlar ki çatladı mı sular çağlar.
Öyleyse ötsün artık mucizeler kuşu siz de duyun:
Malik-ül Mülkü hiçe sayarak dünyayı kuşatan hiçbir orduda
elime silah almayacağım.
Saçlarımda çiçekler olacak, kulağımda küpeler, parmağımda yüzükler;
içimdeki yaban çocuğun güzelliğine leke süren
aşağılayıcı rütbeler takmayacağım omzuma
uygun adım yürümeyeceğim
ayaklarım talim edecek gerçeğe giden tüm dolambaçlı yolları
ve Hünkârım, Beyim, Paşam
yorma hiç o güzel ağzını emretmek için bana
Hak sözünden gayrı bir buyruğa tabi olmayacağım bundan sonra.

İNAN MAYIS ARU

 

THE BIRD OF MIRACLES
(A Concentious Objection Declaration)

Bismillahirrahmanirrahim

With wings black&red from an apex to a valley
And then from a valley to an apex flies
A bird faithful to freedom, I call her anarchy

And what I call Truth is
A dream imagining herself a bird
Humankind is a feather on her wings
The bird flutters
The feather falls on earth

Earth, wheeling around
Burning under a cover of stars
the night and the blood oozes out
of our well hidden arcanum scars.
Earth, plenty of darklings, plenty of lies
Yet again the earth is
this heaven this hell
lying before our eyes.
You, me, land, sky, heavenly bodies
The waters hiding pearls and corals
Fruits, bunches, miscellanous creatures
all epiphanies of Her
So huge and so grandious is She
her curtain is Herself
if you’d like to see
look in your self

A self within yourself
A self within myself
Do not mistake it for opium, it’s the enigma of the Truth
In a heartless world sunk into darkness it’s the conscience
which is a shriek of a bird
whose tongue can never be tied
it pierces all rock-hardened hearts
and surely there are some rocks from which streams burst forth
and surely some rocks when split asunder waters bubble around
Well then, let the bird of miracles sing:
In any army besieging the earth in defiance of the True Sovereign
I will never be recruited
I will have flowers on my hair, rings on my ear
Beauty of the savage child in me will never be stained
by any humiliating insignia on my shoulder
I will never keep step
but my feet will survey all detours leading to truth
And Lord, Master, Commander,
don’t ever weary your mouth to command me
For I shall obey no command no more but the word of the Truth!

İNAN MAYIS ARU

Galilee otostopcusu.

Eylül 27, 2008 § 1 Yorum

 

 

Bölüm 1

Galilee otostopçusu

 

Baudelaire

bir Ford A Model sürüyor

Galilee’ye doğru.

Bir balık okulunun

oralarda ayakta duran,

balıkları ekmek parçacıklarıyla besleyen

ve adı İsa olan

bir otostopçuyu alıyor.

“Ne tarafa” diye soruyor ön koltukta oturan İsa.

“Hiçbir yere, dünyanın dışındaki herhangi bir yere!”

diye bağırıyor

Baudelaire.

“Seninle geliyorum Golgotha’ya dek”

diyor İsa.

“Oradaki karnavalda bir ayrıcalığım var

geç kalmamam gereken.

 

 

Bölüm 2  

Amerikan Oteli

 

Baudelaire koridorda

düşmüş bir serseriyle oturuyor

San Francisco’nun karmaşasında.

Serseri bir milyon yaşında

ve dinozorları

hatırlayabiliyor.

Baudelaire ve serseri

Petri Muscatel içiyorlar.

“Bir her zaman sarhoş olmalı”

diyor Baudelaire.

“Amerikan Otelinde yaşıyorum”

diyor serseri. “Ve dinozorları

hatırlayabiliyorum.”

“Biteviye sarhoş olmalı”

diyor Baudelaire.

 

 

 

Bölüm 3

1939

 

Baudelaire evimize gelmişti

ve beni

kahve öğütürken izlemişti.

1939’du

ve biz Tacoma’nın varoşlarında

yaşıyorduk.

Annem öğütücüye

kahve çekirdekleri atacaktı.

Çocuktum

ve kolu çevirdim,

laternaymış gibi davrandı,

ve Baudelaire’e de

bir maymun taklidi yapacaktı,

elindeki metal bardağı saklayıp

yukarı aşağı zıplayarak.

 

 

  

Bölüm 4

Çiçekburgerler

 

Baudelaire

San Francisco’da

Bir hamburger standı açtı,

Çöreklerin arasına da

Çiçekler yerleştirdi.

İnsanlar gelip

“Bana bol soğanlı bir hamburger.” dediler

Baudelaire onlara istediklerinin yerine

Çiçekhamburgerlerinden verdi

Ve insanlar

“Ne biçim bir hamburger standı bu?” dedier.

 

 

 

Bölüm 5

Sonsuzluk vakti

 

“Çinli,

zamanı okudu

bir kedinin

gözlerinden,”

dedi Baudelaire

ve Market Sokağındaki

bir mücevherciye girdi.

Birkaç dakika sonra

yirmi bir siyam

kedisiyle birlikte çıktı

altın zincirin sonuna

yavaşça ilerlerken.

 

 

 

 

 

Bölüm 6

Salvador Dali

 

 

“Sen misin değil misin

Kendi çorbasını yiyecek olan,

Kanlı yaşlı

Bulut taciri?”

diye haykırdı

Jeanne Duval,

Pencerenin dışında

hayal gören

Baudelaire’e

arkadan vurarak.

Baudelaire irkildi.

Ardından cehennem gibi

güldü,

Kaşığını bir sihirli değnek gibi

havada sallayarak

Salvador Dali’nin,

Van Gogh’un

bir tablosuna

dönüştürüyordu odayı.

 

 

 

Bölüm 7

Bir bezbol maçı

 

 

Baudelaire bir bezbol maçına gitti

ve bir sosisli satın aldı

ve bir afyon çubuğu

yaktı

The New York Yankees ile

Detroit Tigers oynuyordu.

Dördüncü vuruşta

bir melek

bir buluttan aşağı atlayarak

intihar etti.

Melek ikinci köşeye düştü,

tüm sahanın

dev bir ayna gibi

çatlamasına

sebep oldu.

Sayı

korkunun hanesine

yazıldı

 

  

 

Bölüm 8

Aklı hastanesi

 

Baudelaire

bir psikiyatr olarak

kılık değiştirip

akıl hastanesine gitti.

Orada iki ay

kaldı

ve orayı terk ettiğinde

akıl hastanesi

onu çok sevmişti

ve onu California’ya dek

takip etti,

ve Baudelaire

güldü

akıl hastanesi

bacağına sürtündü

yabancı bir kedi gibi.

 

 

 

 

Bölüm 9

Böcek cenazesi

 

 

Çocukken

böcekleri yaktığım

ve ölü kuşların bir

gülağacının altında yattığı

bir mezarlığım vardı.

Böcekleri

teneke kutulara ve kibrit kutularına

gömüyordum.

Bütün bunlar çok acıydı

ve ağlardım

küçük mezarlarından

bir kaşıkla pislik boşaltırken.

Baudelaire gelip

katılmak isterdi

böcek cenazelerime,

ölü kuşların bedenine

küçük dualar okumak.

 

San Francisco

Şubat 1958

 

Richard Brautigan

 

 

 

çev: m.

 

 

 

 

b.ada.

Eylül 17, 2008 § Yorum bırakın

photo by l.

i mean s. with her.