The Tokyo-Montana Express
Nisan 22nd, 2011 § Yorum yapın
Richard Brautigan’ın The Tokyo Montana Express’ine istinaden yazılmış Gerard Locklin şiirimsisi. Brautigan’ın elleri 44 kalibrelik güzel ve hüzünlü bir Japon kadın.
"işte brautigan," diyor kadın. "sanırım öyle," diyorum. "sandalın önünde oturan da japon karısı olmalı?" "muhtemelen" diyorum, "ve sanırım fotograf çekilmeden önce yakaladığı büyüleyici bir pisi balığı." kadın bunun eğlenceli olduğunu düşünmüyor. söylediğim hiçbir şeyin eğlenceli olduğunu düşünmüyor. brautigan'ın muhteşem olduğunu düşünüyor ama ben brautigan'ın söyleyebileceği bir şey söylediğimde götün biri oluyorum. Gerald Locklin
çev: m.
galeri 6′da 6 şair!
Ocak 13th, 2009 § Yorum yapın
süs ve cürum.
Kasım 13th, 2008 § Yorum yapın
SÜS ve CÜRUM
ADOLF LOOS
İnsan embriyosu hayvan krallığının tüm gelişmiş aşamalarından geçerek rahimdedir. Doğum anında insanın duygularıyla yeni doğmuş bir köpeğin duyguları birbirine eşittir. Çocukluğu insanlık tarihine uygun bir biçimde, tüm dönüşümleri takip ederek geçer. 2 yaşındayken bir papua yeni Gineli, 4 yaşındayken bir cermen, 6 yaşındayken sokrates, 8 yaşındayken voltaire gibidir. 8 yaşındayken 18. yüzyılda keşfedilen menekşe renginin farkına varır çünkü menekşe rengi menekşe rengi olmadan önce mavidir ve mor kırmızıyı sulandırmıştır. Bugün fizikçiler renkleri çoktan bir isme sahip olan güneşin izgesinde göstermekte, bunu onaylamaktadırlar fakat gelecek nesillere saklanmıştır.
Çocuk ahlakdışı bir kavramdır. Papua yeni Gineli olmak da bize göre öyle. Papualı düşmanlarını boğazlar ve onları yutar. Suçlu değildir. Eğer modern bir adam düşmanını boğazlayıp yutarsa o suçlu ya da yozlaşmıştır. Papualının dövmeleri, kayığı, küreği kısacası ulaşabileceği her şey içindedir. Suçlu değildir. Vücuduna dövme yaptıran modern adamsa suçlu ve yozlaşmıştır. Hapishane sakinlerinin yüzde sekseninin dövmesi vardır. Dövmesi olanlar henüz içeri tıkılmamış gizli suçlular ve yozlaşmış aristokratlardır. Eğer dövmeli birisi özgürlük için ölüyorsa, bu yalnızca birkaç yıl sonra işleyeceği cinayeti işlemediği anlamına gelir.
Birinin yüzünü süsleme dürtüsü ve ulaşabileceği her şey güzel sanatlardan gelir. Bu resmin parazitidir. Bütün sanatlar erotiktir.
Olmaktan gelen ilk süs, haç, erotik bir kökene sahiptir. İlk sanat işi, sanatçının ilk sanatsal hareket olarak kirlettiği ilk duvar, onu sahip olduğu aşırılıktan kurtarmak içindir. Yatay bir çizgide: kadının uzanması. Dikey bir çizgide: adamın kadının içine girmesi. Bunu yaratan adam Beethovenla aynı dürtülere sahip, onun 9. senfoniyi yaratırken deneyimlediği aynı zevki tadıyor.
Ama çağımızın içsel dürtülerini tatmin etmek için duvarları erotik sembollerle kirleten adamı suçludur ya da yozlaşmıştır. Belli ki dürtüsü adamın üstesinden gelmektedir: uygun umumi yerlere kendilerini şiddetle ifade etmeleri yozlaşmanın belirtisi. Birisi bir ülkenin kirletilmiş tuvalet duvarlarına bakıp değerini ölçebilir. Çocuklarla bu normal bir şeydir: ilk sanatsal dışavurumları duvarlara erotik semboller karalamaktır. Fakat bir papualıda ve bir çocukta normal olan bu şey modern adamda yozlaşmanın bir belirtisidir. Diğer gözlemi de yapıp dünyaya açıkladım: kültürün evrimi, günlük kullanılan objelerden süsleri kaldırmakla eş anlamlıdır. Dünyayı yeni bir zevkle tanıştırmayı düşünmüştüm: ama bu bana teşekkür olarak geri dönmedi. Bunun yerine hüzünle ve umutsuzlukla karşılaştı bu fikir. Bir daha süsün üretilmemesi için ne yapılmalıydı. Ne! Yalnız mıyız 19. yüzyılın insanları, herhangi bir zencinin yapabileceği bir şeyi yapabilecek kapasiteye sahip miyiz ya da bizden önceki insanlar yapmışlar mıydı?
İnsanlığın daha önceki yüzyıllarda yarattıkları süssüz objeler ilgisizce atıldı ve parçalandı. Şarlmayn dönemindeki hiçbir marangoz tezgâhına sahip değiliz. Her dönemin kendi üslubu vardır: neden bizim dönemimiz bir üslubu reddeden tek dönem? Burada “üslup” süs anlamı taşıyordu. “sızlanma. Bak! Bizim dönemimizi önemli kılan şey yeni süsler üretememe kapasitesizliğimizdir. Biz bunları geçip süssüz bir bölgede mücadele ettik. Bak, zaman geçiyor, gerçekleştirilecekler bizi bekliyor. Yakında şehrin sokaklarında ısınacak beyaz duvarlar gibi! Kutsal Kudüs, kutsal kent, cennetin başkenti! İşte böyle gelecek gerçekleştirebileceklerimiz bize.” diyorum.
Fakat hala bunun olmasına izin vermeyen ifritler var. insanlık hala süsün köleliği altında inliyor. İnsan, Papuadan farklı olarak erotik duygular üretmesin diye süs yapmakta oldukça ilerledi, dövmeli bir yüz estetiği arttırmadı, tersine azalttı da. İnsan, sade bir sigara kutusunu satın alarak zevkini buldu ve bunda ilerledi, süslü olanla fiyatı aynı olsa da. Kıyafetleriyle mutluydular ve maymunlar panayırındaymış gibi altın örgülerle ve kırmızı kadife pantolonlarıyla memnun oldular. “bakın, Goethe’nin öldüğü oda rönesansın tüm görkeminden çok daha görkemlidir ve bir parça mobilya müzelerin oymalı, kakmalı parçalarından çok daha güzeldir. Goethe’nin dili Peignitz çobanının süslemelerinden çok daha anlamlıdır.” diyorum.
İfritler tarafından memnuniyetsizlikle duyulur bu. İnsanların kültürel gelişimlerini engelleme görevi üstlenilmiş durumda, gelişmenin sorusu ve süsün tekrar uyarlanmasını devralınır ve kendisi yapılır. Ne acıklı bir durumdur ki devrimler gizlenmiş konsey üyeleri tarafından meydana getirilmektedir!
Yakında biri tek bir dolaptan oluşan bir büfe görüp onu Viyana Uygulamalı Sanat Müzesi olarak sunacak, “başarılı balık sürüleri” olarak adlandırılacak ya da daha ticari bir isim olan “lanetli prenses” denilecek veya bunun gibi bir şey işte, bu talihsiz mobilyalı parçanın kaplanmasında süse başvurulmuş olacak. Avusturya oldukça ciddi bir biçimde görevi alacak ve avustuya-macaristan imparatorluğu sınırlarında modası geçmiş ayakkabının kaybolmamasını sağlayacak. Devlet güçleri kültürlü ve 21 yaşındaki her adamın 3 yıl boyunca modası geçmiş ayakkabılar giyebilecek (bundan sonra varsayım üzerinde ilerleyen her devletin başarısız gelişen nüfusu daha kolay yönetilebilecek). İşte, süs salgını devlet tarafından tanınacak ve yönetimin parasından desteklenecek. Ben, her nasılsa, bunun gerileyecek olan olduğunu hesaba katıyorum. Kişinin kültürel yaşamının zevkini süsün arttırdığına katılmıyorum ya da “süs güzeldir” tartışmasına. Bana ve bütün kültürlü insanlara göre süs zevki arttıramaz. Eğer bir parça zencefilli kek yemek istersem, kesinlikle en sade olanını seçerim ve bu asla tekrar tekrar pek çok kere üzerine tasarım yapılan ve bebeğe benzetilen bir parça değildir. 15. yüzyıl insanı beni anlayamaz. Ama modern insan yapabilir. Süs savunucusu basitlik için dürtünün kendini inkar demek olduğuna inanır. Hayır uygulamalı sanatlar kolejinin sevgili profesörü, kendimi inkar etmiyorum! Bence buradan bakmak çok daha iyi. Geçmiş yüzyılların tabaklarında iştah açıcı olarak tavus kuşu, sülün ve ıstakoz tasarımları yapılması benim üzerimde tam tersi bir etki yaratıyor. O gösterişli aşçılığa dehşetle bakıyorum, sanki bütün o hayvanların doldurulmuş ölülerini yiyorum. Biftek yiyorum oysa.
Hasarın büyüklüğü ve süsün yeniden doğuşunun tahribi estetik gelişmenin kolayca üstesinden gelinmesine sebep oldu çünkü hiç kimse, devletin güçleri de buna dahil, insan evrimini durduramıyor! Ulusal ekonomiye karşı bir cinayeti simgeliyor ve bunun sonucunda da insan emeği, parası ve sahip oldukları çöküyor. Zaman bu tipten bir zararın bedelini ödemiyor.
Kültürel gelişmenin hızıyla şimdiki zamanda başa çıkılamıyor. 1908 yılında yaşıyorum ama komşum yaklaşık 1900’de yaşıyor ve bir başkası da 1880’de. Bu herhangi bir yönetim için talihsizliktir, eğer insanların kültürünün üstünde geçmişin hakimiyeti varsa yani. Kals’daki çiftçi 12. yüzyılda yaşıyor. Mutluluk, baktığında geri kalmış vatandaşlara sahip olmayan bir ülke. Mutluluk Amerika! Bizler 18. yüzyılda yaşamımızı şehirlerde sürdürmeye çalışan insanlarız ve kim sert gölgelerle dehşetli resimler yapar ki, sanatçının şiddetini kavrayamazlar çünkü. Onlara göre birkaç gün harcanarak pişirilmiş sülüğün tadı çok daha iyidir ve Rönesans süslemeleriyle kaplı sigara çok daha zevk vericidir. Peki köylerde ne oluyor? Kıyafetler ve evdeki malzemeler önceki yüzyıllara aittir. Köylü Hıristiyan değil, hala bir putperesttir.
Ulusların kültürel gelişimlerini ve insanlığı engelleyen her şey geçmişten gelmektedir. Süs sadece suçu üretmez, ulusal ekonominin hasarının cinayetini de üstlenir, bu nedenle kültürel gelişimin de. Yan yana yaşayan ve aynı ihtiyaçlara sahip, hayattan aynı talepleri olan, aynı kazanca sahip ama farklı kültürlere ait iki insan ulusal ekonominin ayrı ayrı farkına varır. Sonuç olarak 20. yüzyıl insanı zenginleşir ve 18. yüzyıl insanı fakirleşir. Hayat tarzlarının farklı duruşlarla yansıdığını varsayıyorum. 20. yüzyıl insanı daha az bir sermayeyle tatmin edebilir ihtiyaçlarını, bu nedenle para biriktirir. İştahını açan lezzetli sebzeler yalnızca suda kaynatılır ve üzerlerine tereyağı sürülür. Diğer adama göreyse lezzetli olması için şayet yapabiliyorsa bal ve fındık eklenir ve saatlerce pişirilir. Süslenmiş tabaklar pahalıdır, çanak çömlekse ucuzdur. Birisi para biriktirirken diğeri borçlarını ödeyemeyip iflas eder. İşte uluslara olan şey tamamen budur. Acıklı olan ulusun kültürel gelişim ardında kalmasıdır. İngiliz zengin oluyor, biz de fakirleşiyoruz…
Yüksek süs üretiminde bulunan bir ulus artık kültürünün doğal üretimini yapmamaktadır böylece geri kalmışlığı ve bir yozlaşma eğilimini temsil eder. Sonuç olarak süs üretenler artık karşılığını alamazlar. Ağaç oymacılığının ve dönen ticaretin varlığının şartlarının farkındayız, işlemecilere çok az ücretler ödeniyor. 20 saat çalışan süs üreticileri aynı ücreti alıyor yalnızca 8 saat çalışan modern bir işçiyle. Genellikle süs objenin fiyatını arttırıyor. Bütün bu sebeplerle süslenmiş bir objenin değeri yarı fiyatına sunulduğunda, aynı malzeme masrafından ve üretim zamanında yapılmış olmasına, basit bir objenin yapılmasından 3 kat daha fazla emek harcanmasına rağmen bütün objeler aynı işe yarar. Süsün eksikliği azaltılmış bir çalışma ve yükseltilmiş bir ücret demektir. Çinli oyma işçileri 16 saat çalışırlar, Amerikalı işçiler 8 saat. Eğer basit bir kutu için çok fazla para ödeseydim, farklılık çalışma saatlerinde olacaktı. Ve eğer hiçbirinde süs olmasaydı, insan 8 saat yerine 4 saat çalışacaktı, yani süs insanın yarım çalışma gününü temsil ediyor.
Süs, insanın çalışma gücünü harcıyor buna bağlı olarak da sağlığını. Bu hep böyle oldu. Ama bugün bu aynı zamanda malzeme ve aynı anda da sermaye tüketimi demektir.
Süs, bizim organik kültürümüze bağlı değildir ve kültürümüzü ifade etmez. Bugün üretilen süsün bizimle hiçbir ilişkisi yoktur, ya da başka bir insanla ya da dünyanın büyük bir kısmıyla. Gelişme için potansiyeli yoktur. Otto Eckmann’ın süslerine ne oldu ya da Van de Velde’in? Sanatçı her zaman güçlü ve sağlıklı bir biçimde insanlığın merkezinde oturdu. Süs üreticisi arkada bırakıldı ya da nedensiz bir olay oldu. Kendi üretimini üç yıl sonra inkar etti. Kültürlü insanlar onları birdenbire çekilmez buldular, diğerleri bu çekilmezliğin bilincine yıllar sonra varabildi. Otto Eckmann’ın ürettikleri nerede bugün? Olbrich’in işleri 10 yıl sonra nerede olacak? Modern süslemenin ailesi ve çocukları yoktur, ne geçmişi ne de geleceği vardır. Kültürsüz insanlar için zamanımızın anlamını mühürlenmiş bir kitaptır, onunla eğlenir ve onu yadsırlar kısa bir zaman için.
Bugün insanlık hiç olmadığı kadar sağlıklı: sadece biraz hastalık var. bu birazlar, çalışanlara, aşırı sağlıklılar ve süs yapamayacak kapasitede olanlar tarafından eziyet edilmesinden. Onlara kendi tasarladıkları değişik malzemelerden süsleri yapmaları için baskı uyguluyorlar.
Süsteki değişim, dolaylı olarak, işçilerin zamansız bir değer düşümünü gösteriyor. Çalışanın zamanı, kullanılan malzeme boşa harcanan sermayedir. Benim bir söylemim var: objenin şekli fiziksel olarak uzun süre tahammül edilebilir olsaydı. Bunu açıklamak istiyorum: bir elbise pahalı bir kürkten çok daha fazla değişime uğrar, bir kadının gece elbisesi yalnızca tek bir gece için tasarlanmıştır bu yüzden de bir yazı masasından daha çabuk değişikliğe uğrar. yani yazı masasına harcanan para boşa gitmiştir. Gerçekte Avusturyalılar süslemelerini tanıtmada çok iyi bilinirler ev bunu doğrulamak için de şunu söylerler: “mobilyaya sahip olan müşteri bir süre sonra onu çekilmez bulmaya başlar, yalnızca 10 yıl sonra, eskisini kullanamayacağını düşünüp yenilerini edinir. Endüstri bunu gerektirir. Milyonlarca insan bu hızlı dönüşüm yüzünden çalışmaktadır.” Bu, avusturyanın ulusal ekonomisinin gizemini gösterir: yangından sonra ortaya çıkarak söylenen sözlerin sebepleri ne sıklıkta duyulur: “teşekkürler tanrım. Şimdi biraz daha iş olacak.” İyi bir çare biliyorum! Tüm şehri yak, bütün imparatorluğu ateş içinde bırak ve herkes servet içinde yüzsün. Bırakın 3 yıl sonra odun olarak kullanılabilecek mobilyalarımız olsun; bırakın 4 yıl sonra erisin demirler, rehinciye verilen orijinal işçilerin ve malzemenin onda birinin bile farkına varabilirsen zengin, hem de çok zengin olacağız.
Zarar yalnızca müşteriyi değil, daha çok üreticiyi vuruyor. Bugün süslenmiş objeler süslemenin krallığından ayrılmaya başlıyorlar, malzeme ve işçinin boşa harcandığını gösteriyorlar. Şayet tüm objeler fiziksel duruşlarıyla da uzun süre dayanabilseler, tüketicinin ödediği ücret işçinin para kazanmasına ve çalışma saatinin kısalmasına olanak sağlayacak. Botlarıma 40 kron ödemekten memnun olurum başka bir dükkanda 10 krona bulacağımı bilsem bile. Fakat her ticarette süslemenin esaretinde olmaktan gelen bir zayıf düşme vardır, iyi ya da kötü olması durumu değiştirmez. İşçi acı çeker çünkü kimse gerçek değerini ödemeye istekli değildir.
En iyi malzemenin büyük bir özen ve incelikle üzerine uygulanmışsa ve uzun bir üretim periyoduna ihtiyacı varsa şayet, süslü objeler gerçekten de estetik dışıdır. Masumluğunu iddia edemem bir işçinin ama bu çeşit bir iş değildir.
Geçmiş çağların sanatsal eserlerinin izi gibi süsü kutsal farz eden modern insanın eziyetle, ezilmeyle, modern süslemenin patolojik doğallığıyla tanışması çok fazla zaman almayacaktır. Kültür seviyelerimizde varolan süs, birisi tarafından kaldırılamaz.
Bu düzeye ulaşamamış uluslar ve insanlar için farklıdır durum.
Aristokratlara tavsiye ederim, demek istediğim insanlığın kulelerinde oturan ve yine de isteklendirme ve yoksunlukta en aşağıda oturan derin anlayışları. Özel bir sıraya uyarak kumaş dokuyan Kafir yalnızca kumaşlardan biri ipliklerinden ayrılırsa görünür, halı yapan Persli, nakış işleyen bir Slovak karısı, camla, boncukla ve ipekle çok güzel şeyler yapan yaşlı kadın; bütün bunları çok iyi anlar aristokrat ve onları kendi yollarında bırakır; işleriyle kutsal saatler geçirdiklerini bilir. Devrimci gelecek ve “bütün bunlar anlamsız” diyecektir. Yaşlı kadını yol kenarındaki tapınağa çekip ona “tanrı yok” diyecektir. Ama ateistler, aristokratlar arasında şapkalarını çıkartır ve kiliseyi geçerek yürürler.
Ayakkabılarım deliklerin ve çentiklerin sonucunda süslerle kaplandı: bir ayakkabı tamircisinin uygulamalarıyla hala işlevselliğini koruyor ve o bunun için para almadı. Tamirciye gidip “bir çift ayakkabı için 20 kron diyorsun. Ben sana 40 veriyorum” diyeceğim. Bunu yaparak onu mutlu edeceğim ve bana teşekkür edecek. Çoktan bitmiş ayakkabıları hayal etmeye başlayacak. İyi derinin nerede bulunduğunu biliyor, iyi ayakkabı için kimi görevlendireceğini biliyor ve daha çok şık bir çift ayakkabıya dönüştürülen çentikleri, delikleri gösterecekler. Sonra diyeceğim ki “tek bir şartım var. bu ayakkabılar sorunsuz olmalılar”. O anda onu tatarların yüksek ve derin mutluluğuna daldıracağım. Yapacak az işi kalacak ve ben bunun tüm zevkine sahip olacağım.
Aristokratlara tavsiye ederim, kendi bedenim üzerinde süslemeye izin veriyorum, şayet bu benim hemcinslerim için bir haz kaynağı sağlayacaksa. Elbette ben de onlardan haz alacaksam. Kafir’in süsleri bana acı veriyor, Perslininki de, Slovak karısının da, ayakkabı tamirciminki de çünkü hiçbiri potansiyellerini ifade edebilecek anlamlara sahip değiller. Süsleme tarafından devralınmış kültürümüz. Kötü ve acı dolu günlerden sonra Wagner ve Beethoven dinliyoruz. Benim tamircim bunu yapmıyor. Onun zevklerinin ben onlara sahip değilim diye hakkını yememeliyim. Ama dokuzuncu senfoni dinlemesi ve duvar kağıdına desen çizmesi ya dolandırıcılık ya da yozlaşma.
Süslemenin yokluğu diğer bilinmeyen sanatların yükselmesi olacaktır. Beethoven’in senfonileri ipek, kadife ya da nakışlar arasında yürüyen bir adam tarafından yazılmadı. Kadife takım elbiseyle gezen adam sanatçı değildir ama soytarının ta kendisidir ya da bir dekoratördür. Daha fazla temizlenip ustalaşmaya başlıyoruz. İlkel adam kendisine renklerle bir farklılık katamaz, modern adamınsa maskesi için kıyafetlere ihtiyacı vardır. Süslemenin eksikliği entelektüel güçtür. Modern adam sağduyusundaki yabancı kültürlerin ve geçmişin süslerini kullanır. Keşiflerinde odaklandığı başka şeylerdir.
çev: m.
not: bu yazı çevirmen üşengeçliğine takıldığından düzeltilmeyip ilk haliyle buraya yapıştırılmıştır.
aracı sanat. happening.
Ekim 1st, 2008 § Yorum yapın
aracı sanatAracı sanat, gözleri kapalı bir performans sanatçısı gibi uzun bir dönem boyunca Fransa, paristeki Montmartre’a gitmek için rahatsız bir trende hareketsiz oturmaktır.Aracı bir sanat: önceden varolan sanat çalışmalarıyla, seyiriciyle ya da yerle/alanla olan bir etkileşimdir. Kavramsal sanat kehanetine sahiptir ve genellikle performans sanatının bir şeklidir. Viyanalı Eylemcilere, Dada hareketine ve Neo-Dadaistlere bağlıdır. Aynı zamanda Stuckistler tarafından da kullanılmış olan ters düştükleri ve varolan bir aracıya karşı bir protesto gibi diğer sanat çalışmalarındaki algıları etkileme de kullanılır.Aynı zamanda yıkımın saklı olan anlamlarını olağanüstü doğallığıyla taşıyan aracı, şimdi sanatın yasal bir formu olarak kabul edildi ve aracılık etmekte olan sanat yapıtlarının, seyircinin ya da yerin/alanın üzerinde duran otoritenin konumlarından onayını almayı başardı
Gene de desteklenmeyen aracılar ortaktırlar ve vandalizmle ve sanatı kavgadan ayırt etmek için yol gösterirler. Tanım olarak bu bir meydan okumadır ya da daha az olan bir yoruma göre bu işin konusuna ya da erken dönem çalışmalarına ya da özel seyirci beklentisine bağlıdır ve daha çok tek taraflı olduğunda tüm yapabilitesini işleviyle yerine getirmektir, defalarca hoş karşılanmayan otoritelerce kesinlikle böyle görülmesine rağmen, ya değilse
?HappeningHappening, sanat olarak ele alınan bir performans, olay ya da durumdur. Happeningler her yerde olabilir, genellikle birden fazla disiplinlidirler, hikayesizdirler ve sık sık seyirciyi birkaç yoldan dahil etmeye çabalarlar. Happeninglerin anahtar öğeleri planlanmış olmalarıdır ama sanatçılar bazen doğaçlama için odayı alıkoyarlar.Altmışlardan sonra, belki hippi kültürünün filmlerinde yansıtılmasıyla atfedilebilir. Terim, daha çok birçok ilginin toplanması anlamını taşıyor.çev: m.
vicdani red beyanı. inan mayıs aru.
Eylül 29th, 2008 § Yorum yapın
MUCİZELER KUŞU
(Vicdani Ret Beyanımdır)
Bismillahirrahmanirrahim
Kara ve kızıl kanatlarıyla bir tepeden bir vadiye
ve sonra bir vadiden bir tepeye uçan,
özgürlüğe imanlı bir kuştur anarşi dediğim benim
Ve Hakk bildiğim
Bir düşmüş bir kuş olduğunu gören
Âdemoğlu kuşun kanadında bir tüy
Kuş kanat çırpmış
Tüy dârıdünyaya düşmüş
Dünya, dönüp duran,
Yıldızlı bir örtü altında yanan
bir sır gibi gizlediğimiz
yaralarımızdan sızan gece ve kan.
Dünya, nice zulmet, nice yalan.
Ve yine dünyadır işte
bu cennet bu cehennem
ayan beyan.
Sen ben yer gök seyyârat
İçlerinde inci mercan deryalar
Meyveler, salkımlar, envai çeşit mahlûkat
tecellisidir hep O’nun
O öyle büyük öyle muazzam
perdesi gene kendidir
görmek istersen
dön de bir kendine bak…
Senden içeri bir sen
Benden içeri bir ben
Haşhaş sanmayasın sakın Hakkın esrârıdır
Kalpsiz kalıp zulmete gömülmüş bir dünyada vicdan,
bir ötmeye başladı mı susmak bilmeyen
bir kuşun avazıdır,
kaskatı kesilmiş taştan kalpleri deler geçer
ve öyle taşlar vardır ki içlerinde nehirler kaynar
öyle taşlar ki çatladı mı sular çağlar.
Öyleyse ötsün artık mucizeler kuşu siz de duyun:
Malik-ül Mülkü hiçe sayarak dünyayı kuşatan hiçbir orduda
elime silah almayacağım.
Saçlarımda çiçekler olacak, kulağımda küpeler, parmağımda yüzükler;
içimdeki yaban çocuğun güzelliğine leke süren
aşağılayıcı rütbeler takmayacağım omzuma
uygun adım yürümeyeceğim
ayaklarım talim edecek gerçeğe giden tüm dolambaçlı yolları
ve Hünkârım, Beyim, Paşam
yorma hiç o güzel ağzını emretmek için bana
Hak sözünden gayrı bir buyruğa tabi olmayacağım bundan sonra.
İNAN MAYIS ARU
THE BIRD OF MIRACLES
(A Concentious Objection Declaration)
Bismillahirrahmanirrahim
With wings black&red from an apex to a valley
And then from a valley to an apex flies
A bird faithful to freedom, I call her anarchy
And what I call Truth is
A dream imagining herself a bird
Humankind is a feather on her wings
The bird flutters
The feather falls on earth
Earth, wheeling around
Burning under a cover of stars
the night and the blood oozes out
of our well hidden arcanum scars.
Earth, plenty of darklings, plenty of lies
Yet again the earth is
this heaven this hell
lying before our eyes.
You, me, land, sky, heavenly bodies
The waters hiding pearls and corals
Fruits, bunches, miscellanous creatures
all epiphanies of Her
So huge and so grandious is She
her curtain is Herself
if you’d like to see
look in your self
A self within yourself
A self within myself
Do not mistake it for opium, it’s the enigma of the Truth
In a heartless world sunk into darkness it’s the conscience
which is a shriek of a bird
whose tongue can never be tied
it pierces all rock-hardened hearts
and surely there are some rocks from which streams burst forth
and surely some rocks when split asunder waters bubble around
Well then, let the bird of miracles sing:
In any army besieging the earth in defiance of the True Sovereign
I will never be recruited
I will have flowers on my hair, rings on my ear
Beauty of the savage child in me will never be stained
by any humiliating insignia on my shoulder
I will never keep step
but my feet will survey all detours leading to truth
And Lord, Master, Commander,
don’t ever weary your mouth to command me
For I shall obey no command no more but the word of the Truth!
İNAN MAYIS ARU
Galilee otostopcusu.
Eylül 27th, 2008 § 1 Yorum
Bölüm 1
Galilee otostopçusu
Baudelaire
bir Ford A Model sürüyor
Galilee’ye doğru.
Bir balık okulunun
oralarda ayakta duran,
balıkları ekmek parçacıklarıyla besleyen
ve adı İsa olan
bir otostopçuyu alıyor.
“Ne tarafa” diye soruyor ön koltukta oturan İsa.
“Hiçbir yere, dünyanın dışındaki herhangi bir yere!”
diye bağırıyor
Baudelaire.
“Seninle geliyorum Golgotha’ya dek”
diyor İsa.
“Oradaki karnavalda bir ayrıcalığım var
geç kalmamam gereken.
Bölüm 2
Amerikan Oteli
Baudelaire koridorda
düşmüş bir serseriyle oturuyor
San Francisco’nun karmaşasında.
Serseri bir milyon yaşında
ve dinozorları
hatırlayabiliyor.
Baudelaire ve serseri
Petri Muscatel içiyorlar.
“Bir her zaman sarhoş olmalı”
diyor Baudelaire.
“Amerikan Otelinde yaşıyorum”
diyor serseri. “Ve dinozorları
hatırlayabiliyorum.”
“Biteviye sarhoş olmalı”
diyor Baudelaire.
Bölüm 3
1939
Baudelaire evimize gelmişti
ve beni
kahve öğütürken izlemişti.
1939’du
ve biz Tacoma’nın varoşlarında
yaşıyorduk.
Annem öğütücüye
kahve çekirdekleri atacaktı.
Çocuktum
ve kolu çevirdim,
laternaymış gibi davrandı,
ve Baudelaire’e de
bir maymun taklidi yapacaktı,
elindeki metal bardağı saklayıp
yukarı aşağı zıplayarak.
Bölüm 4
Çiçekburgerler
Baudelaire
San Francisco’da
Bir hamburger standı açtı,
Çöreklerin arasına da
Çiçekler yerleştirdi.
İnsanlar gelip
“Bana bol soğanlı bir hamburger.” dediler
Baudelaire onlara istediklerinin yerine
Çiçekhamburgerlerinden verdi
Ve insanlar
“Ne biçim bir hamburger standı bu?” dedier.
Bölüm 5
Sonsuzluk vakti
“Çinli,
zamanı okudu
bir kedinin
gözlerinden,”
dedi Baudelaire
ve Market Sokağındaki
bir mücevherciye girdi.
Birkaç dakika sonra
yirmi bir siyam
kedisiyle birlikte çıktı
altın zincirin sonuna
yavaşça ilerlerken.
Bölüm 6
Salvador Dali
“Sen misin değil misin
Kendi çorbasını yiyecek olan,
Kanlı yaşlı
Bulut taciri?”
diye haykırdı
Jeanne Duval,
Pencerenin dışında
hayal gören
Baudelaire’e
arkadan vurarak.
Baudelaire irkildi.
Ardından cehennem gibi
güldü,
Kaşığını bir sihirli değnek gibi
havada sallayarak
Salvador Dali’nin,
Van Gogh’un
bir tablosuna
dönüştürüyordu odayı.
Bölüm 7
Bir bezbol maçı
Baudelaire bir bezbol maçına gitti
ve bir sosisli satın aldı
ve bir afyon çubuğu
yaktı
The New York Yankees ile
Detroit Tigers oynuyordu.
Dördüncü vuruşta
bir melek
bir buluttan aşağı atlayarak
intihar etti.
Melek ikinci köşeye düştü,
tüm sahanın
dev bir ayna gibi
çatlamasına
sebep oldu.
Sayı
korkunun hanesine
yazıldı
Bölüm 8
Aklı hastanesi
Baudelaire
bir psikiyatr olarak
kılık değiştirip
akıl hastanesine gitti.
Orada iki ay
kaldı
ve orayı terk ettiğinde
akıl hastanesi
onu çok sevmişti
ve onu California’ya dek
takip etti,
ve Baudelaire
güldü
akıl hastanesi
bacağına sürtündü
yabancı bir kedi gibi.
Bölüm 9
Böcek cenazesi
Çocukken
böcekleri yaktığım
ve ölü kuşların bir
gülağacının altında yattığı
bir mezarlığım vardı.
Böcekleri
teneke kutulara ve kibrit kutularına
gömüyordum.
Bütün bunlar çok acıydı
ve ağlardım
küçük mezarlarından
bir kaşıkla pislik boşaltırken.
Baudelaire gelip
katılmak isterdi
böcek cenazelerime,
ölü kuşların bedenine
küçük dualar okumak.
San Francisco
Şubat 1958
Richard Brautigan
çev: m.
26ocak1855.*
Eylül 10th, 2008 § Yorum yapın
gerard de nerval
kendini asarak ölür
kar fırtınasından korkar
kara gözlükler takar
bir tavşanı düşün bugün
kara gözlükler takan
bir tavşanı düşün
kör bir tavşanı
yalnızca mırıldanması bile acıtır
iki basma gömlekle kışın
ölüme hazırlığın
onu öldürenler keser ipi
nasıl bir plan yaptığına
şaşmayı düşünmek acıtır
ve onsuz nasıl yapacağımı
metronom melodisinde
bir tavşan gibi sallanmak ne hoştur
ne hoştur geçip gitmek
kaygan ilmekten
tekme iniltiye vurulur
ve sonra her şey sallanır
gerisinde bir kronometre gibi
çınlamalar her şeyin gerisinde
geride sallanan bir tavşan gibi
gri tüylü bir ipin üstünde
patti smith
çev:m.
*Nerval’in öldüğü gün. kendini sokak lambasına asarak intihar eder.
-geçip gidenler gördü-ler. önünde eğildi-ler.
p.s.
Eylül 10th, 2008 § Yorum yapın
hayatın anlamı
Hayatla ilgili ilk algılamam, onun devinim içinde olduğu, yükseldiği ve annemin kalbinde çarptığı olmuştu. Daha sonra babamın aklının ışığına bıraktım kendimi. Gözlerimi kapadığımda dünyanın döndüğünü hissedebiliyordum. Elimi uzattığımda kaygının nefesini duyumsayabiliyordum. Kanımın içindeki sınır onların sevgisi, parıldayışları ve uyumsuz dualarıydı.
Zaman hepimizin aç kurtlarını hızla yaratıyormuş gibi onların anlayışından kaçtım. Deniz bir camdı. Gökyüzü ölçülemez bir yol.
Onların bilgilerinin gösterdiğine göre ben, zincirlenmiş olarak özgürce seyahat ediyordum. Ve soru sorabilme yetkisine minnettar kalarak, benden önceki herkes gibi sorguladım: Benim işim ne? Neden varız? Bütün cevaplar farkındalığın acısını, boşluğu ve eğlenceyi üretiyordu.
Durgunlukta avlanmak, acı çekmek şafakta
Tanrının huzurunda eğilmek, zarafeti yönetmek
Boşluğu ortaya çıkartmak, ruhları kaçırtmak
Bir çocuğu kaldırmak
Asılı duran,
Cennetin sesinin
Bir kuş gibi cıvıldadığı
Gökyüzüne.
© Patti Smith 1992
çev: m.
hayatın anlamı
Hayatla ilgili ilk algılamam, onun devinim içinde olduğu, yükseldiği ve annemin kalbinde çarptığı olmuştu. Daha sonra babamın aklının ışığına bıraktım kendimi. Gözlerimi kapadığımda dünyanın döndüğünü hissedebiliyordum. Elimi uzattığımda kaygının nefesini duyumsayabiliyordum. Kanımın içindeki sınır onların sevgisi, parıldayışları ve uyumsuz dualarıydı.
Zaman hepimizin aç kurtlarını hızla yaratıyormuş gibi onların anlayışından kaçtım. Deniz bir camdı. Gökyüzü ölçülemez bir yol.
Onların bilgilerinin gösterdiğine göre ben, zincirlenmiş olarak özgürce seyahat ediyordum. Ve soru sorabilme yetkisine minnettar kalarak, benden önceki herkes gibi sorguladım: Benim işim ne? Neden varız? Bütün cevaplar farkındalığın acısını, boşluğu ve eğlenceyi üretiyordu.
Durgunlukta avlanmak, acı çekmek şafakta
Tanrının huzurunda eğilmek, zarafeti yönetmek
Boşluğu ortaya çıkartmak, ruhları kaçırtmak
Bir çocuğu kaldırmak
Asılı duran,
Cennetin sesinin
Bir kuş gibi cıvıldadığı
Gökyüzüne.
© Patti Smith 1992
çev: m.
sessizlik.
Eylül 8th, 2008 § Yorum yapın
sessizlik, kıpırtısız ve yükselen
sessizlik, kıpırtısız ve esirgeyen
sessizlik, kıpırtısız ve kalıcı
sessizlik, kıpırtısız ve parlak
sessizlik, Ganj gibi engin ve uçsuz
sessizlik, kıpırtısız ve artan
sessizlik, ay gibi beyaz ve parlak
sessizlik, Siva’nın özü.
Sivavakkiyar
çev:m.
whitman.
Eylül 2nd, 2008 § 1 Yorum
Şudur yapacağın:
Dünyayı, güneşi ve hayvanları sev,
Zenginliği küçümse, isteyen herkese sadaka ver,
Aptalın ve delinin tarafında ol,
Kazancını ve emeğini başkalarına ada,
Diktatörlerden tiksin…
İnsanlara karşı sabırlı ve hoşgörülü ol,
Hiç tanınmayana ya da meçhul olana ya da birisine veya birkaçına şapka çıkart,
Çekinmeden eğitimsizlere, gençlere ve de ailelerin annelerine eşlik et,
Bütün bunları hayatının her yılının her mevsiminde oku,
Okuldan ya da kiliseden ya da herhangi bir kitaptan edindiğin her şeyi tekrar tekrar gözden geçir,
Ruhunu aşağılayan her ne varsa çıkar hayatından,
Ve bedenin en güzel şiirin olacak,
En zengin akıcılığa sadece sözcüklerde değil dudakların ve yüzün ve gözlerinin arasında ve her harekette, sessiz satırlarla da sahip olacaktır ve seni tamamlayacaktır.
Walt Whitman
çev. m.
evet, balık müziği.
Eylül 2nd, 2008 § Yorum yapın
from lew to joanne.
Eylül 2nd, 2008 § Yorum yapın
darkpoet.
Eylül 2nd, 2008 § Yorum yapın
karanlık şair, bir bakire göğsü
sık sık ziyaret ediyor seni
acımasız şair, buharlaşan hayat
ve yanan kent,
ve gökyüzü çekiyor içine yağmurunu,
kalemin çiziyor hayatın özünü. orman, orman, gözler sürüsü
yaslı çam tohumlarının üstünde;
fırtınanın saçı, şairler
atlara, köpeklere binip gidiyor.
gözlerin öfkesi, kıvrımı dilin,
gökyüzü giriyor birden burun deliklerinden
besleyici mavi süt gibi;
kadınlar, suratsız katı kalpler,
ağızlarda idam ediliyorum.
Antonin Artaud, 1925
çev:m.
Philip Whalen’in şapkası.
Eylül 2nd, 2008 § Yorum yapın
şapkasını düşündüm.
Parlak limon sarısında, küçük kenarıyla
Tüm yolların etrafında ve bir parça yeşil şapka kuşağı,
Tropikal bitkilerden yapılı.
En üstüne ait şapka
Traşlı kafasının. Her şeyin ve herkesin ilgisini çekiyor.
Onu, Walgreen’den aldı.
Demek istediğim, bir hayranının verdiği değerli bir hediye değil.
Öyle olsaydı onu yumuşak bir hüzünle takardı. Ve ellerinde
Devinen, Budist Rosary’nin uzun ipli, tahtadan bir tespihi.
Ona hangi mantrayı söylediğini soruyorum – ama bana
Zen’de olduğunu söylüyor, her ikisine birden sahip olamazsın, hiçbiriyleyken.
Yalnızca tespihle oynayabilirsin.joanne kyger
Joanne Kyger 1934’de doğdu. Santa Barbara üniversitesine gitti. “1957’nin Ocak ayında bir gün Siyam kedisiyle birlikte” San Francisco’ya gitti. Howl’un müstehcenlik mahkemesinin zirvesine vardı ve bir arkadaşı onu Jack Spicer ve San Francisco Rönesansının diğer şairlerinin takıldığı The Place ile tanıştırdı. Joe Dunn ve John Wieners’ın davetlerinde Spicer ve Robert Duncan önderliğindeki Pazar Toplantılarına katıldı ve Gary Snyder’la birlikte Japonya’ya gitmeden önce ilk okumasını (Bread and Wine Mission) 1959’da orada yaptı. Yerel geleneklere uygunsuz bir biçimde Japonya’da evlendiler, orada yaşadılar ve aynı zamanda Hindistan’a gittiler (Allen Ginsberg ve Peter Orlovsky’le birlikte). Kyger tüm bu olayları Japonya ve Hindistan Günlükleri 1960-64 olarak kaydetti. Ardından tekrar San Francisco’ya döndü, Snyder’dan boşandı, ilk kitabı olan The Tapestry and The Web’i yayımlandı, Jack Boyce ile Avrupa seyahatine çıktı, California’ya dönmeden önce de kısa bir süre New York’ta yaşadı. 1968’de hala yaşamını sürdürdüğü, şiir yazdığı, yerel gazetelerde editörlük yaptığı, Meksika’ya seyahat ettiği, Colorado’da bulunan Naropa Enstitüsündeki Jack Kerouac Şiir Okulunda arada sırada ders verdiği Bolinas’a taşındı.
lenore kandel.
Eylül 2nd, 2008 § Yorum yapın
Müstehcen Aşk
Sana söylediğimde inanıyor musun / güzel olduğuna
Burada oturuyor, gözlerimin görme gücünden yoksunluğuyla bakıyorum sana
Gözlerinin görüşüne ve görüyorum seni, sen bir
Hayvansın
Görüyorum seni ve sen tanrısalsın, görüyorum, sen
Tanrısal bir hayvansın
Ve güzelsin
Tanrısallık canavarlıktan ayrılamaz; başlı başına bir yara
Tı olan
Kendisini aşan
Yalvarmakta olan kurtarıcı şimdiden burada
Sen, farkındalığın içine tekrar doğmayı bekleyen bu kurtarıcısın
Güzelsin; hepimiz güzeliz
Tanrısalsın; hepimiz öyleyiz
Tanrısallık, sahip olduğu farkındalığa dönüşür açıkça
Olduğunu kabul et ve aydınlat kendini
Sahip olduğun saf ışıkla
TANRI / AŞK ŞİİRİ
Aşkın hiç yolu yok ama / güzel /
Seni her şeyden çok seviyorum
Seni seviyorum / sikin ellerimde
Kıpırdıyor bir kuş gibi
Parmaklarımda
Elimde sertçe yükselip büyüyerek
Parmaklarımı açılması için zorlayarak
Güçlü sertliğinle
Sen güzelsin / güzelsin
Yüz kere güzelsin sen
Sevgi dolu ellerimle vuruyorum sana
Pembe ojeli uzun parmaklar
Seni okşuyorum
Sana tapıyorum
Parmaklarımın ucu… Avuç içlerim…
Sikin kalkıyor ve hızla atıyor ellerimde
Bir keşif / Afrodit’in onu bildiği gibi
Tanrıların daha da saflaştığı bir zaman var
/ hanımelileri arasındaki geceleri anımsayabilirim
Özsuyumuz baldan daha tatlıdır
/ biz mabediz ve tanrı bütün /
Çırılçıplağım karşında
Ve ağzımı seninkinin üstüne koyuyorum yavaşça
Uzun uzun öpmeliyim seni
Ve dilim sana ibadet ediyor
Sen güzelsin
Bedenin bana doğru kıpırdanıyor
altın tenden kayan ten
seninkinin benimkinden kayması gibi
ağzım… dilim… ellerim…
karnım ve bacaklarım
ağzına ve aşkına karşı
kayıyor… kayıyor…
vücutlarımız hareket ediyor ve birleşiyor
dayanamayarak
üstümdeki yüzün
tüm tanrıların yüzü
ve güzel cinler
gözlerinde…
aşk, aşka dokunur
mabed ve tanrı
birdir
kandel: womanofthebeat, frisco’lu aşık.
çev: m.
haiku-s.
Eylül 2nd, 2008 § Yorum yapın
ve o zamandan beri
hiç bitmiyor yıl.
eski bir gölcükte asırlık bir kurbağa yapraklar dökülürken
bir kadın
bir mektup okuyor ayışığından
ayva çiçekleri
dağlarda yankılanıyor
tapınak çanları
yeşil çimen -
arasında, bıçakların arasında
suyun rengi
UEJİMA ONİTSURA
ve bir titreme
kış güneşinde
çev. m
yalnızca bir defa.
Eylül 2nd, 2008 § Yorum yapın
neredeyse ekvator
neredeyse ekinoks
tam olarak gece yarısı
bir gemiden
dolun
ay
ortasında gökyüzünün.
by Gary Snyder.
çev: m.
S&M blues – lew welch
Eylül 2nd, 2008 § Yorum yapın
S&M BLUES
kadın adamı kutunun köşesine hapsetti
bir tasmayla
duvarın bir tuğlasına
götünden bağladı
taşşaklarını
ve yumuşakça seslendi ona
hapsedilmiş bir kuş gibi
kadının canını yakan kırbacıyla
ectasyden dans ediyor gibiydi
kendinden emin bacakları ve dar kıçıyla
siyah derilere bürünmüştü kadın
ve iğneli botları aşkla
düzeltiyordu adamın hayalarını
köpek tasması onu boğuyordu
dizlerini mahvediyormuş gibiydi
bir cep bıçağı gibi
açılan kesikleri
uzanmış izliyordu
tavanda
lisenin kraliçesinin
yıllığında bir ödülmüşçesine
derinin kokusuyla
başını döndürdü
eğlencenin doruk noktası için
hiç bitmeyen arayışlardaki
güneş gibi sıcak
akmasını anımsadı kadın
kan havuzunun.
*: Welch, 29’da Arizona’da doğdu ve birkaç yıl sonra California’ya taşındı. Gary Snyder ve Philip Whalen’in Reed College’dan oda arkadaşı. Hatta bir gün William Carlos Williams okulu ziyarete gelidğinde Welch’in şiirlerine bayılacaktı. Frisco’daki meşhur Six Gallery’de şiir okumalarına sık sık katılmış olan Welch; Kerouac’ın Big Sur romanında Dave Wain ta kendisidir. Bir gün Gary’nin evinden tüfeğiyle çıktı ve bir daha da hiç görünmedi. Cesedi hala bulunamadı. Ama ölmeden önce bıraktığı notu buldum, aşağıda:
“Hiçbir şeyi hiçbir zaman doğru çözemedim ve şimdi de arkadaşlarıma ihanet ediyorum. Bunun dışında bir şey yapamam – hiç yapmadım. Çok büyük hayallerim vardı ama gerçeklikle hiçbir zaman bir araya getiremedim onları. Her şeyin bitmesine alışmıştım. Her şey gitti. Don Allen edebi varisimdir – Gary’de ve Grove Pres’deki MSS’i kullan. Nevada City Bankasında 2,000 dolarım var – onu borçlarımı ve işlerimi kapatmak için kullan. Allen G.’ye borcum yok, anneme bile hiçbir borcum yok henüz. Güneybatıya gidiyorum. Hoşçakalın. Lew Welch.”
ginsberg. india.
Eylül 2nd, 2008 § Yorum yapın
Durga Puja 8 kasım 1962Ben gençken geldin
Yumuşak bir kayanın sesiyle.
Güneşe dönüştü.
Artık resimler tam olarak tanımlanamıyor.
Şiirim artık tanımlanamıyor.
Temas.
Sevgili Blake, geri dön.
Kalküta yatağımda uzanıyorum,
gözlerimi dikerek
Duvardaki yeşil panjurlara, işlenmemiş
Ağaç senin kulübenin penceresinde de olabilirdi,
bir paslanmış çivive bir yuvarlak demirle birlikte
cenneti açıyorsun ellerinle.
Bir beyazbadanalı duvar,
kaldırım uykucularının fısıltıları,
ghat’in hasta parlak bir alevle yanışı
tıpkı kibrit çöplerinin uzaklara gitmesi gibi, öksürüğüm
gripten ve çok fazla sigaradan,
peygamber Ramakrishna yasaklıyor
bağırsakları ve istekleri – sevgili Blake,
ah!
poem(s): Allen Ginsberg.
çev: m.






